Çok katmanlı bir tarihe sahip olan Trabzon’un en büyük kazası olan Akçaabat, elbette ki Trabzon’un bu katmanlı tarihinden etkilenmiştir. Bu meyânda denilebilir ki, Akçaabat’ın sahibi olanlar Trabzon’un sahibi olmuşlar ya da Trabzon’a hükmedenler Akçaabat’a da hükmetmişlerdir.
Kanımca bu durumun iki ana nedeni vardır. Birincisi coğrafi yakınlık ve sınırların geçişkenliği ile Akçaabat’ın Akçakale burcunun Trabzon şehrinin korunmasında kilit bir rol oynamasıdır. Zaten önceki yazımızda Akçakale’nin antik adının “Kordyle” olduğunu ve bu kelimenin anlamının da “düğüm” olduğunu belirtmiştim. Bu adlandırma bile bize Trabzon’un güvenliğinin Akçaabat-Akçakale’den başladığını ve bu nedenle birçok kuşatmanın buradan püskürtüldüğünü göstermektedir.
İkinci önemli neden ise Akçaabat’ın limanıdır. Ki bu liman, Trabzon limanının yedeği gibidir ve dolaysıyla şehre hükmedenlerce, bu her iki liman stratejik önemleri nedeniyle büyük bir ilgiye ve hatırı sayılır yatırımlara mazhar olmuştur.
Sonuç olarak Akçaabat ve Trabzon arasındaki bu kader birliği, her ikisinin tarihlerini ve hakimlerini yekdiğerine bağımlı kılmıştır. Hâliyle Trabzon el değiştirdikçe Akçaabat’ın hamisi de el değiştirmiş ve doğal olarak bu durum da şehrin yeni adlandırmalarla anılmasına zemin hazırlamıştır.
İşte biz bu yazı dizimizde “Akçaabat” adının tarih içerisindeki değişimine ve bu farklı adlandırmaların (Sebastapolis, Hermonassa, Platana, Akçaova, Pulathane, Akcaâbad) ardalanındaki sisli mitolojilere ve iknâkâr somut delillere değinmeye çalışacağız.
Sebastapolis
Bu ismin, Akçaabat Sebatspor ile ilgili olabileceği ihtimali nedeniyle dikkatimi çektiğini sanırım tahmin etmişsinizdir. Bu merak sâikiyle akademik sahaya baktığımda, nedense Akçaaabat ile “Sebat” ve “Sebastapolis” kelimeleri arasındaki kronolojik ve etimolojik muhtemel bir ilinti araştırmacıların ilgisini bugüne kadar pek çekmemiştir. Umarım bizim burada soracağımız sorular ve kurmaya çalışacağımız ilintiler akademik dünyanın dikkatini çekebilir ve bu konu kendilerince daha derinlemesine çalışılabilir.
Bilindiği gibi Akçaabat’ın daha batısında yer alan “Tirebolu-Tripolis” şehrinin adlandırması da bize bu kıyıların antik sahiplerinin patika izlerini göstermektedir. Nitekim, Roma’nın bölge valisi, büyük filozof Arrianus’un seyahatinde de Gürcistana kadar uzanan bu kıyılar Sebastapolis yolu olarak adlandırılmıştır.
Arrianus eserinde “Khōbos’tan demir aldıktan sonra, Astelephos’u geride bırakıp öğleden önce Sebastopolis kentine geldik, Astelephos’tan burası 120 stadia’dır; böylelikle aynı gün içinde askerlere ücretini vermek; atları, silahları ve atlarının üzerine sıçrayan süvarileri, yaralıları, hububat stokunu görmek; surların ve hendeğin etrafını dolaşarak denetlemek imkânım oldu. Khōbos’tan Sebastopolis’e 630 stadia; Trapezous’tan Sebastopolis’e ise, 2.260 stadia’dır. Sebastopolis kenti eskiden Dioskourias olarak adlandırılıyordu ve Milētos’luların kolonisiydi.”, ifadelerini kullanmaktadır.
Burada sözü edilen kent, çok eskiden Dioskourias, sonraları Sebastopolis, günümüzde ise Gürcistan’nın Sukhumi olarak adlandırılan kentidir. Çünkü bu kent, ‘Altın Post’u aramaya çıkan Argonaut’ların seferine katılan Dioskuros’lar şerefine, Kafkas Dağları’nın batı ucunun denize yaklaştığı yerde kurulmuştur.
Pliny’e göre bu antik kent (Sukhumi) Herakleion’a 100, Sebastopolis’e 70 mil mesafededir. Appianos’a göre ise, Dioskourias’lılar, elbette ki kentin efsanevî kurucuları olan Dioskuros’lara özel bir saygı beslemekteydiler. Aynı şekilde Hellenler, Dioskuroslar’a olan hürmetleri nedeniyle, bu kentin adını olduğu gibi muhafaza etmişlerdir. Fakat Romalılar, bu kenti bir uç karakol olarak fethedince, söz konusu kentin adını Sebastopolis olarak değiştirmişlerdir.
Nitekim Arrianus, seyahatnâmesinin I-XI. bölümlerinde; Trapezous ile Dioskourias/Sebastopolis arasını; XII-XVI. bölümlerinde ise Byzantion’dan Trapezous’a kadarki sahil şeridini anlatmıştır. Kitabın üçüncü ve son kısmında ise, XVII-XXV. bölümlerde Romalıların son hakimiyet noktası olan Dioskourias/Sebastopolis kentinden Karadeniz turuna devam edererek, Byzantion’a (İstanbul’a) kadarki sahil kesimini tasvir eder.
Bunu şimdilik bir kenara kaydedelim.
Devam edelim.
Yüzyıllar sonra ise, Osmanlı tahtındaki II. Murat, Osmanlı donanmasını Trabzon üzerine götürerek şehri ele geçirmeye çalışır. Karadeniz’e çıkan Osmanlı donanması Trabzon önlerine gelmiş karaya asker çıkartarak şehri kuşatmış fakat alamamıştır.
Şehrin civarını yağmalayıp esirler aldıktan sonra buradan ayrılan donanma daha sonra Kırım sahillerine yönelmiş fakat çıkan bir fırtına nedeniyle perişan bir vaziyette geri dönmüştür. Yine de Trabzon’un, II. Murad döneminde yıllık 3000 altın vererek Osmanlı tahtına bağlanmış olduğunu biliyoruz. Yerine geçen oğlu II. Mehmet (Fatih), İstanbul’un fethinden sonra Bizans ileri gelenlerinden bir kısmının Trabzon’a sığınması ve Trabzon Krallarının kendilerini Bizans’ın tek varisi görmeleri üzerine Trabzon meselesini uygun bir zamanda çözmeyi kafasına koymuştu.
Kaderin cilvesine bakın ki, bu sırada Safevî Şeyhi Cüneyt, Suriye’den kaçmak zorunda kalınca Kelkit suyu havzasına gelerek Canik dağlarındaki Türkmenler arasında büyük bir propaganda faaliyetine başlamış, destekçisi Niksar emiri Taceddinoğlu Mehmet Bey ile çevresine topladığı 4-5 bin kadar kuvvetle 1456 yılında Trabzon üzerine yürümüştü. Amacı Trabzon şehri ve etrafındaki bazı kasaba ve köylerden müteşekkil ve iç karışıklık yaşayan Komnenos Rum Krallığını başkenti Trabzon’u ele geçirip burada kendi devletini kurmaktı.
Bunu haber alan Trabzon kralı Kalo Loannes, Şeyh Cüneyt’i Akçabaat’ın batısındaki Akçakale de karşılamıştı. Kendisi donanma ile sahilden ilerlerken, kara ordusuna da Prens Pansebastos komuta ediyordu. Meliares’e yerleşen Şeyh Cüneyt kuvvetleri Kapanion boğazında Trabzon’un kara ordusuna saldırır. Donanma yardım için denizden asker çıkartmaya teşebbüs ettiği bir sırada çıkan fırtına nedeniyle sahilden uzaklaşmak zorunda kalır. Bu durumdan cesaret alan Şeyh Cüneyt kuvvetleri taarruza geçerek Pansebastos’u oğulları ile birlikte öldürmüş ve çok sayıda esir alarak Trabzon kuvvetlerini dağıtmıştı.
Bu zaferden sonra şehrin surlarına kadar ilerleyen Şeyh Cüneyt esirler arasında bulunan saray mensubu yüksek rütbeli bazı kimseleri surlar önünde astırmıştı. Şeyhin Trabzon’a yürümesi Trabzon için tam bir felaket olmuş şehirde çıkan bir yangın nedeniyle halkın çoğu şehri terk ederek kaçmıştı. Şehirde imparatorla birlikte sayıları elli kadar olan muhafızlar vardı. Şeyh bu durumdaki şehri üç gün süren saldırılarına rağmen alamamış sağlam kale duvarlarını aşamamıştı.
Şeyhin Trabzon üzerine yürüdüğü sırada Fatih Sultan Mehmet Han da, Sivas ve hudut beylerbeyi olan Hızır Bey’e emir vererek Trabzon üzerine gitmesini emretmişti. Hızır Bey’in üzerine geldiğini anlayan Şeyh Cüneyt derhal kuşatmayı kaldırmış ve Torul’a çekilmiş, birkaç defa saldırdığı Torul Kalesi’ni ele geçiremeyince Kelkit bölgesinden Uzun Hasan’a gitmişti. Bu olaydan sonra Trabzon kralı ile 2000 altın vergi ödenmesi ve anlaşmanın Fatih’e onaylatılıp verginin ödenmesi durumunda serbest bırakmak üzere rehineler alınması şartı ile anlaşma imzalayan Hızır Bey geri dönmüştü.
Neyse biz konumuza dönelim!
Bu kısa metrajlı tarih sunumumuzdaki ‘Prens Pansebastos’ adı sanırım dikkatinizi çekmiştir. Bu saraylı komutan, Şeyhin kuvvetlerini Akçaabat sınırlarında karşılamıştır. Ancak yardım gelmeyince de elim bir şekilde yenilmiştir. Bu prensin ‘Haldi’ veya bugünkü ‘Haldandoz’ ile ilişkisi ise klasik kaynaklarda “Mesohaldia Prensi” olarak geçmektedir.
İşte bu adlandırma da bize Sebastapolis için bir başka ipucu vermektedir. Çünkü “Pan” eki, “bütün, tüm, her” anlamlarındadır. Örneğin “Pan Amerikan” demek: ‘bütün Amerika’ya ait’ demektir. Aynı şekilde; ‘Pan German’ demek ‘Büyük Almanya ülküsü peşinde olan kimse, Almanya Birliği’ anlamlarındadır.
Buradaki “Pansebastos” adının adı ise “Bütün Sebastopolis’e ait, Sebastapolisler ülküsünü güden kimse” anlamındadır. Nitekim, antik dönemlerde, bölge ya da coğrafya adlandırmalarının (toponomi) güçlü aileler, hakim ırklar veya komutanların adlarıyla yapıldığı bilinmektedir.
Buraya kadar ilk kaynaklarına indiğim ‘Sebat’ ve ‘Sebastopolis” adlarının, Akçaabat bölgesiyle yakından bir ilintisi olduğunu imâ etmeye çalıştık.
Bu izlekte, bir başka çarpıcı örmek vermek gerekirse, bize daha fazla ipucu verebilecek olan “Sebasto” kelimesine de yoğunlaşalım isterseniz!
Bilindiği gibi, antik dönemlerde sıkça kullanılan kent isimlerinden birisi de “Sebaste” adıdır. “Sebaste” adı Yunanca “sebastos” sözcüğünden geliyor ve bu ad “Augustus” isminin dişili olarak kullanılıyor. İncelediğimiz dönemde dünyanın pek çok yerine hâkim olan Roma imparatorluğunda bu şekilde (Filistin bölgesi dahil) iki üç yerde benzer adlandırma olduğunu ve bu ismin fethedilen kentlere çok sıkça verildiğini tespit edebiliyoruz. Çünkü bu ad, Roma İmparatoru Augustus onuruna verilmekteydi. Bu nedenle fethedilen Pontus bölgesinde de “Sebaste” ismi verilen bir kent ya da bölge olduğunun altını çizmek gerekir. Zaten bunun içindir ki, Büyük Pliny’nin eserinde, Strabon’da ve Arrianus’un eserlerinde bu adlandırmaları rahatlıkla görebilmekteyiz.
Bu çerçeve sonuç olarak şunu ifade etmek isterim ki, Giresun-Tripolis ile Gürcistan Sebastopolis arasındaki kıyı şeridinde “Sebat, Sebasto, Sebastos, Sebastapolis, Pansebastos” adlarının kullanılması; başta Akçaabat’ın jeostratejik önemi, doğal limanı (ki Trabzon’un limanı doğal bir liman değildir) ve Trabzon’un en önemli güvenlik hattı ve karakolu olması gibi tarihi yerindelikler nedeniyle, bu adlandırmaların buraya bir dönem hakim olan Romalılarca Akçaabat şehrinin adına da nüfuz etmiş olabileceğini ve bu vesileyle bu adlandırmaların hafıza i beşerde yer edinerek günümüze kadar ulaşmış olabileceğini bizlere düşündürmektedir.
Gelecek hafta, Akçaabat’ımızın bir diğer antik dönem adlandırması olan “Hermonassa” ile devam edeceğiz.
Şimdilik hoşçakalın.
Sevgilerimle,
M.Hakan Alşan
İstanbul